İnsan Kalma Çabası Büyük Bir Emektir
Güzel insan, hiç düşündün mü: İnsan olmakla insan kalmak aynı şey midir?
İnsan olarak dünyaya geliyoruz. Bir ailede büyüyor, bir çevrenin içinde yaşıyor, türlü şeyler öğreniyoruz ama yaşarken iyi bir insan olmak, adil davranmak, başkasının acısını duyabilmek kendiliğinden gerçekleşmiyor. Bazen hayatın içinde öyle anlar oluyor ki insan, kendi kendine şu soruyu soruyor: “Ben şimdi nasıl davranmalıyım? İçimden geleni mi yapmalıyım, doğru olduğunu bildiğimi mi?” Kendi içsel erdemlerimi mi savunayım, dışsal baskılara mı boyun eğeyim? Kendi doğrularıma mı? Çevremdeki insanların doğrularına mı inanayım? Nasıl bir insan olayım?
Bu sorunların kolay bir cevabı yok. Zaten insanı anlamak dediğimiz şey de çoğu zaman doğru soruyu sormakla başlıyor.
Mark Twain’in İnsanı …
Mark Twain’in İnsan Nedir? adlı eserinde yaşlı bir adamla genç bir adam insanın ne olduğu üzerine konuşur. Yaşlı adam, insanın bir bakıma makine gibi işlediğini söyler. Ona göre davranışlarımızın ardında yetiştiğimiz çevrenin, alışkanlıklarımızın, eğitimin ve geçmişte yaşadıklarımızın etkisi vardır. İnsanın her kararını, bütün bu etkilerden bağımsız ve bütünüyle özgürce verdiğini düşünmek kolay değildir. Twain’in diyaloğu, insanın güdülerini ve yaptığı şeylerden kendine nasıl bir anlam çıkardığını da sorgular.
Güzel insan, bu düşünceyi duyunca içinden şöyle geçirebilirsin: “Öyleyse insan yaptığından sorumlu değil mi?”
Bence burada durup biraz düşünmek gerekiyor. Bir insanın nasıl yetiştiğini, hangi koşullarda yaşadığını, neyi öğrenip neye alıştığını anlamaya çalışmak başka şeydir; yaptığı yanlışı yok saymak başka. Bir davranışın nedenini anlamak, onun başkasına verdiği zararı ortadan kaldırmaz. Ama insanı tanımadan, koşullarını görmeden hemen hüküm vermek de bizi adaletten uzaklaştırabilir.
Twain, insanın kendi davranışlarının ne kadarını seçtiğini düşünmeye çağırıyor. Kibir güç gibi gösteriliyorsa, başkasının hakkını yemek beceriklilik sayılıyorsa, haksızlığa sessiz kalmak akıllılık diye öğretiliyorsa, bunlar bir süre sonra insanın dünyasına da yerleşebilir. İnsan çevresinden etkilenir. Gördüğünü öğrenir, duyduğunu tekrar eder, bazen yanlış olanı normal sanır. Özellikle de okuyup, yazıp, kendi hakkında düşünüp, kendi gerçekliğini fark edememiş insanlar tarafından bunlar normal sanılır.
Fakat güzel insan, etkileniyor olmamız her şeyi çaresizce kabullenmemiz gerektiği anlamına gelmez. İnsan bazen kendisine öğretileni sorgulayabilir. “Bana böyle yapmam söylendi ama bu doğru mu?” diye sorabilir. İşte insanın kendine dönüp bakması, biraz da burada başlıyor.
Twain’in diyaloğunda genç adamın itirazları da var. Bu nedenle eseri, insan hakkında verilmiş tek ve tartışmasız bir hüküm gibi okumamak gerekir. Metin, insanın özgürlüğünü, güdülerini ve ahlaki sorumluluğunu okurun önüne koyar. İnsan yaptığı iyilikle ne kazanır? Kendini iyi hissetmek için yardım etmek, o yardımı değersiz kılar mı? Bir davranışın içinde insanın kendi huzurunun da payı varsa, başkasına verdiği fayda silinir mi?
Bence güzel insan, insanın kendini iyi hissetmesiyle başkasına iyi gelmesi her zaman birbirinin karşıtı değildir. Birine yardım ettikten sonra içimiz ferahlıyorsa, bu ferahlık yaptığımız iyiliği yok etmez. Asıl mesele, karşımızdakini yalnızca kendi içimizi rahatlatmak için kullanıp kullanmadığımızdır. Onu gerçekten görüp görmediğimiz, ihtiyacını anlamaya çalışıp çalışmadığımızdır.
Stoadan elimizde kalan davranış alanı
Stoacılar da insanın yaşadığı koşulları ve kendi davranışını birlikte düşünür. Epiktetos’un El Kitabı’nda öne çıkan temel ayrımlardan biri, denetleyebildiklerimizle denetleyemediklerimizi ayırt etmektir. Her şeyi istediğimiz gibi yönetemeyiz. Başkalarının ne düşündüğünü, geçmişte ne yaşandığını, hayatın önümüze ne çıkaracağını bütünüyle belirleyemeyiz. Ama yaşananları nasıl değerlendireceğimiz, hangi niyetle davranacağımız ve adil kalmaya çalışıp çalışmayacağımız üzerine çalışabiliriz.
Bu, “Başıma gelenleri önemsemiyorum” demek değildir güzel insan. Acıyı, haksızlığı, kaybı ya da yoksulluğu yok saymak hiç değildir. Stoacıların söylemeye çalıştığı şey, yaşadığımız her şeyin bizim seçimimiz olmadığı; fakat kendi davranışımızı biçimlendirmek için bir alanımız bulunduğudur.
Haksızlığa uğradığımızda, haksızlığa karşı çevremize ve kendimize nasıl bir tutum içinde oluyoruz, kendimizi veya çevreyi cezalandırmaya mı çalışıyoruz, gözlemci olarak izliyor muyuz, aktif rol alıp, hem yapıcı hem eleştiren bir tutum mu sergiliyoruz, yoksa adil bir şekilde karşı durup hakkımızı savunup adalete erişmek mi istiyoruz.
Marcus Aurelius, insanı toplumsal bir varlık olarak düşünür. İnsanların birbirleri için yaşadığını, adaletli davranmanın ve ortak hayata katkıda bulunmanın insan doğasının önemli bir yanı olduğunu hatırlatır. Buna göre insanın meselesi yalnızca kendi huzurunu korumak değildir; başkalarına nasıl davrandığı da o huzur ve erdem anlayışının parçasıdır.
Stoacılık bana, insanın her şeyi değiştiremeyeceğini kabul ederken, kendi davranışını da başıboş bırakmaması gerektiğini düşündürüyor. Her olayı seçemeyiz, ama bazı olayların içimizde neye dönüşeceği üzerinde çalışabiliriz. Öfkemizi fark edebilir, fakat öfkemiz adına haksızlık etmemeye uğraşabiliriz. Güç elimizdeyken ölçülü davranabilir; güçsüz kaldığımızda da kendimize ve başkalarına saygımızı korumaya çalışabiliriz.
Seneca’nın felsefe anlayışında da bilgi, yalnızca konuşulacak güzel sözlerden ibaret değildir. Felsefenin insanın davranışını biçimlendirmesi, ona ne yapacağını ve ne yapmaması gerektiğini göstermesi beklenir. Erdem dediğimiz şey, bildiğimizi söylediğimiz bir düşünce olmaktan çıkıp eylemlerimize yerleştiğinde anlam kazanır.
Ama güzel insan, insan her zaman bildiği gibi davranamayabilir. Bazen öfkesine yenilir, bazen korkar, bazen çıkarını öne koyar. Bunlar insan olduğumuz gerçeğini ortadan kaldırmaz; fakat bunları görmezden gelmemiz de gerekmez. Yanlış yaptığımızı fark ettiğimizde, kendimizi savunmak için hemen bir mazeret bulmak yerine, “Burada benim payım neydi?” diye sorabilmek de bir erdem çalışmasıdır.
İnsan, yaşattığı erdemlerle biçimlenir
Konuşmalar kitabımda dile getirdiğim “insan erdemlerin toplamıdır” düşüncesini ben, insanın tamamlanmış bir erdemler listesi taşıdığı şeklinde anlamıyorum. Bu söz, bence, insanın kim olduğunun yalnızca anlattıklarıyla değil; yaşattığı değerlerle de biçimlendiğini söylüyor.
İnsan “Dürüstüm” dediği için dürüst olmaz güzel insan. Dürüstlük, işine gelmediği zaman da doğruyu söylemeye çalıştığında görünür. Adalet, yalnızca kendi hakkımızı savunduğumuzda değil, bize yakın olmayanın hakkını da gözettiğimizde anlam kazanır. Cesaret, hiç korkmamak değildir; korkuya rağmen doğru bildiğimiz şeyden tümüyle vazgeçmemeye çalışmaktır. Ölçülülük ise arzulardan kaçmak değil, onların hayatımızın ve ilişkilerimizin tek hâkimi olmasına izin vermemektir.
Erdemler, insanın üstüne taktığı nişanlar gibi değil, davranışlarında ortaya çıkan alışkanlıklar gibi düşünülmeli. Bir insanın adaletten söz etmesi başka, çıkarı zedelendiğinde de adil kalmaya çalışması başka. Merhameti övmek kolaydır; merhametin zor geldiği bir anda karşımızdakinin hâlini görmeye çalışmak ise emek ister.
Bu nedenle “insan erdemlerin toplamıdır” sözü, bana göre, bir övgü cümlesinden çok kendimize yöneltebileceğimiz bir soru taşıyor: “Ben hangi erdemleri hayatımda gerçekten yaşatıyorum?”
Bir de şu var güzel insan: Erdemler birbirinden kopuk değildir. Cesaret, bilgelik ve adaletle birleşmezse hoyratlığa dönüşebilir. Yardımseverlik ölçüyü kaybederse insanı tüketebilir; hatta bazen yardım ettiğimiz kişinin iradesini bile görmezden gelmemize yol açabilir. Hoşgörü, haksızlığa karşı susmanın bahanesi olabilir. Öfke adalet arzusundan doğsa bile ölçüsüzleştiğinde yeni bir haksızlık yaratabilir.
Demek ki erdemli olmak, tek bir niteliği her durumda sonuna kadar kullanmak değildir. Hangi durumda neyin doğru ve ölçülü olduğunu düşünmeye devam etmektir. İnsan bazen bu ölçüyü bulur, bazen kaybeder. Önemli olan, kendimizi hiçbir zaman yanılmaz ilan etmemek ve içimizdeki teraziyi çalıştırmaya devam etmektir.
Yozlaşmış bir dünyada insan kalabilmek
“Yozlaşmış insanlık” dediğimizde gözümüzün önüne çoğunlukla büyük kötülükler gelir: savaşlar, yolsuzluk, şiddet, sömürü, ayrımcılık… Ama yozlaşma bazen gündelik hayatın içinde, kimsenin dikkat etmediğini sandığımız küçük davranışlarda da büyür. Bir haksızlığı görüp işimize gelmediği için susmakta, başkasının emeğini kendimizinmiş gibi göstermekle, güç elimizdeyken ölçüyü kaybetmekle, yanlışımızı kabul etmek yerine onu alışkanlıklarımızla savunmakla…
Güzel insan, insan kalmak her şeye sessizce katlanmak değildir. Herkesi hoş görmeye çalışıp kendimizi ezdirmek de değildir. Bazen insan kalmak, “Hayır” diyebilmektir. Bazen haksızlığı açıkça söylemek, bir sınır koymak, hakkı savunmaktır. Adalet, yalnızca yumuşaklıkla korunmaz; gerektiğinde kararlı olmak da gerekir.
Twain, bizi insanı biçimleyen etkileri görmeye çağırır. Stoacılık, değiştiremeyeceğimiz koşullar arasında kendi davranışımızın sorumluluğunu hatırlatır. “İnsan erdemlerin toplamıdır” düşüncesi ise bu iki yaklaşımın yanında bize başka bir ölçü sunar: İnsanlığımız, yalnızca başımıza gelenlerle değil, o koşullar içinde hangi değerleri yaşatmaya çalıştığımızla da biçimlenir.
Bu üç yaklaşım yan yana geldiğinde önümüze üç güzel soru bırakıyor:
– Beni ve başkalarını biçimleyen etkiler neler?
– Bu koşullar içinde benim sorumluluğum nerede başlıyor?
– Davranışlarım, nasıl bir insan olmaya çalıştığımı gösteriyor mu?
Bu sorular bizi hem kendimize hem başkalarına karşı daha dikkatli olmaya çağırıyor.
İnsan olmak, her gün yeniden ve yeniden insan olmaya, insanlık erdemlerini keşfetmeye çalışmaktır
Belki insan olmak, bir kez kazanılıp ömrümüz boyunca cebimizde taşıdığımız bir özellik değildir. Her gün yeniden kurduğumuz bir şeydir. Öfkelendiğimizde nasıl davrandığımızla, çıkarımızla adalet karşı karşıya geldiğinde hangisine yaklaştığımızla, yanlış yaptığımızda bunu kabul edip etmediğimizle kendimizi biraz daha biçimlendiririz. İnsan olmanın anlamı, hiç yanılmamakta değil; yanıldığımızı inkâr etmeden kendimize yeniden yön verebilmekte olabilir.
Mark Twain’in sorusu, insanı çevresi ve geçmişiyle birlikte düşünmemizi sağlıyor. Stoacılar, koşulların içinde sorumluluğumuzu taşıyabileceğimiz yeri gösteriyor. Konuşmalar’da ifade ettiğim “insan erdemlerin toplamıdır” düşüncesi de insanlığımızı söylediklerimizden çok, yaşattığımız değerlerle tartmamız gerektiğini hatırlatıyor.
Güzel insan, insan kalmak bazen büyük sözlerle değil, kimsenin görmediği küçük seçimlerle mümkün oluyor. Hakkımız olmayanı almamakla, bir başkasını incittiğimizde bunu kabul etmekle, gücümüz yettiği hâlde ezmemekle, haksızlığın karşısında susmamaya çalışmakla…
Belki insan, erdemleri eksiksiz taşıyan kişi değildir. Belki insan; erdemin ne anlama geldiğini her gün yeniden öğrenen, onu hayatına katmaya çalışan ve kaybettiğinde yeniden arayan kişidir. İnsan olmaya çalışmak da, insan kalabilmek de, tamamlanmış bir hâlden çok, uzun bir emek gibi görünüyor bana.
Yozlaşmanın sıradanlaştığı bir dünyada, bu emeği sürdürmek insanın kendisine ve başkalarına karşı taşıdığı en temel sorumluluklardan biri olabilir.
………………………………………………………..
Daha fazlası için ;
Mark Twain-İnsan Nedir? Epiktetos-El kitabı, Ahlak Mektupları,
Marcus Aurelius– Düşünceler,
Savaş Yalçınkaya -Konuşmalar kitaplarını okumanızı tavsiye ediyorum.
Bir sonraki yazıya kadar hoşça kal güzel insan…

Bir Cevap Yazın